diğerlerinin arasında kısa görünen bir basketbolcuyla yolda karşılaşmayagör. o kısa basketbolcunun uzunluğu karşısında şaşırabiliyor ve bir sonraki maçı izlerken kısa gözüktüğüne bakma ha senden benden uzun diye yorum yapabiliyorsun. işte o an anla ki, yeğenlerin olmasa bile sen artık bir dayı, bir amcasın nazarımda.
1 Yorumçekirdek çitlerken murat, yabancıların çekirdek yemediğinden, çekirdeği sadece kuş yemi olarak bildiklerinden bahsetti,
bilhassa papağan diye de ekledi.
o sırada ben çitlediğim kabukları yanlışlıkla çekirdek kabına atıyor, kabukların olduğu kaptan da çekirdek yemeye çalışıyordum.
yabancıların bu karmaşık duyguyu hiç yaşamamış olması güzel bence.
kabuk çitlemeye çalıştığınızı hafif ıslak kabuğu ağzınıza attığınızda fark ediyorsunuz.
kabuğun az evvel kimin ağzından çıktığı konusu ise iğrenç bir gizem.
1 Yorum
r.i.p
Sokakta gördüm onu. Bir taşın üstüne oturmuş, başını önüne eğmişti. Kim bilir neye üzülmüştü?
Belki hava çok sıcak diye en yakın arkadaşını sokağa salmamıştı annesi, belki o arkadaşı çoktan yazlığa gitmişti de arkadaşsız geçecek aylarını düşünüyordu.
Yanına gittim. “Neyin var?” dedim. Yüzüme bile bakmadan, “Yok bir şeyim” dedi. “Vardır vardır… Söyle bana belki yardım dokunur.” diye üsteledim. “Annem…” dedi, “Ağlıyordu…”
Annesini tanıyordum. Neredeyse beraber büyümüş, aynı liseye gitmiştik. Yollarımız üniversiteye gidişimle ayrılmış olsa da, ben yazdan yaza geldikçe görüşürdük.
O, üniversiteye gitmemiş, köşedeki bakkal Hüseyin Amca’nın oğluyla evlenmişti. Hüseyin Amca ölünce küçük bakkal dükkanı tek oğluna, yani kocasına kalmıştı. Kendi deyimiyle akmıyorsa da damlıyordu ve Allah’a çok şükür geçinip gidiyorlardı.
“Nesi var annenin?” diye sordum. Sustu. “Kötü bir şey yok değil mi?” dedim. Daha da sustu. Zaten susmakta olan biri daha da susar mı? Susarmış, gördüm.
O sırada babası çıktı dükkandan. Yavaş hareketlerle kepenklerini kapattı, bize doğru döndü. Beni gördüğüne sevinmiş ama bu sevincini göstermek için doğru bir zaman değilmiş gibi hızla bir tebessüm geçirdi dudaklarından.
“Hoş gelmişsin. Nurcan söylüyordu geleceğini. Seni yemeğe almak istiyorduk hatta müsait olduğun bir zaman ama…” dedi ve sustu. “Hayırdır Mustafa?” dedim, “Nurcan’ın bir şeyi mi var?”
Bir süre cevap vermedi, ya vereceği bir cevap yoktu ya da anlatmak için doğru kelimeleri düşünüyordu.
Neden sonra “En iyisi…” dedi, “Gelip kendin görmen.”
…
Eve çıktığımızda, Nurcan’ın sesini duyabiliyorduk. Olabildiğince sessiz ama insanın taa içine işleyen ağlama sesini…
Mustafa eliyle buyurmamı işaret etti. Alelacele ayakkabımı çıkarıp salona koşturdum. Nurcan, yerde bağdaş kurmuş ağlıyordu. Tüm parmaklarına yara bandı sarılmıştı Nurcan’ın.
“Dünden beri bu halde, önce kesti zannettik ama kesilmemiş. Çıkarttırmıyor da…” dedi Mustafa.
Mustafa’nın kimle konuştuğunu anlamak için başını kaldırdığında, göz göze geldik Nurcan’la.
Beni gördüğünde hafifçe gülümsedi. Sanki sonunda onu anlayacak birini bulmuş gibi, içinde çaresizlik de olan bir ifadeyle “O öldü.” dedi.
Ben Nurcan’ın yanına otururken, “Bir de bunu söylüyor. Kim öldü diyoruz, cevap vermiyor. Tanıdık bildik herkesle konuştum dünden beri. Kimseye bir şey olmamış.” diye açıklama gereği duydu Mustafa.
Nurcan, bu sefer ellerini göstererek tekrarladı: “O öldü, öldü o.”
Sanıyorum Mustafa onun delirmiş olduğunu düşünüyordu. Beni de buna tanıklık etmem, çocukluk arkadaşımın çıldırdığını bir de benden duyabilmek için davet etmişti.
Ama delirmemişti Nurcan. “O” ölmüştü gerçekten. Onunla beraber, Nurcan’ın evi, kocası, çocuğu, altın günleri ve bakkal dükkanıyla sınırlı hayatını daha katlanılabilir kılmak için tozlu raflara kaldırdığı, walkman kulaklığını paylaşarak şarkılar dinlediğimiz, üniversiteye gitme, bu küçük mahalleden kurtulma hayalleri kurduğumuz, hiç beceremesek de Moon Walk yaptığımız o yıllara ait anılar da ölmüştü.
Nurcan, anladığımı hissetmişti. Minnetle bakıyordu bana.
Doğruldum, Mustafa’ya dönerek, “Onun sadece biraz yalnız kalmaya ihtiyacı var.” dedim, “Sen tanımazsın, bizim çocukluk arkadaşımız öldü de dün.”
(MJ Anısına’09)
THY aradı.
“iptal oğlum konkur. gördük ki biz viralin kralını yapıyoruz. bunu net olarak gördük. seninle osman abi’yi de aldık mı aramıza çiçek gibi bir mikro site neden yapmayalım? neden? hem osman abi’nin oğlu üniversitede, tasarımları da o yapar. ara bakalım osman abim evde mi?”
dedi. şu an çok heyecanlıyım.
(osman abi cebi aç cebi)
Yorum Yokyolda, yandan çizgili adidas marka yeşil eşofman altı giyen birine rastladım… sonra bir diğerine… ben ne olduğunu anlamaya çalışırken çevrem yeşil eşofmanlılarla dolmuştu.
hemen ter içinde uyandım.
Yorum Yokspor hakkında yazmak spor yapmaktan daha kolay bence. bu yüzden pazartesiden itibaren başlıyorum spora. yazmaya yani. burasikadikoy.com‘da yazacağım. önce 15 dk kardiyo yazarım, sonrasını planlamadım henüz.
Yorum Yok
geeel!
“Gelsene lan!” diye bir şey var.
Bu şeyin çeşitlemeleri yapılabilir; “gelsene lan aşşaa!” ya da “gelsene lan! Su çok güzel!” denilebilir.
Birinin size “gelsene lan!” dediği bir olayı başka birine anlatırsan, o başka biri merak eder ve sorar; “sen naaptın gittin mi?” diye.
Sen de cevap verirsin; “gittim.” diye.
Oysa “gelsene lan!” diye çağırılırsan; “geldim abi” dersin.
Senin geliyor olman, tamamen çağıranın bakış açısıdır.
Oysa senin bakış açından bu hareket bir gidiştir.
Bundan sonra biri sana “gelsene lan!” der de sen gelirsen, azıcık gururun varsa “gittim abi” de.
O da sana “nereye gidiyorsun lan! gelsene!” diyecektir.
Bu durumda “tamam gidiyorum işte yeaa” diye bir cevap düşünülebilir.
Bakkala gönderilmeye çalışılan, bilgisayar başındaki çocuk gibi.
Yorum Yok
eyç
…
CSI dizilerini izlerken, insanın tıpkı bir sümüklü böcek gibi ardında iz bıraktığını öğreniyorsun.
Tek fark, bu izlerin görünür olması için türlü tozlara, mor ışıklara, uzay gözlükleri ve deney tüplerine ihtiyaç olduğu.
Bir de bunlara adı H. olan kızıl saçlı bir adamın siniri eklenince katilin bulunması kaçınılmaz oluyor ve son sahnede H. gözlüğünü çıkarıp ufka bakabiliyor.
2 Yorumhava zaman zaman mevsim normallerinin üzerinde seyredebiliyor. hep seyretse, “zaten mevsim normali bu” diyebilirdik gönül rahatlığıyla. ama değil.
Yorum Yokbugünlerde fantastik fikirlerimle reklam dünyasında fırtına gibi estiğimi düşünüyorum. çok sıcak günler yaşadığımız için böyle biri olmaya karar verdim. birinci adım fantastik fikirlerinizin olması, ikinci adımda hızla esmelisiniz. yalnız arkadaşınıza anlatmayın fikirlerinizi. “bu ne lan! hiç fantastik değil” diyebiliyor o olmaz olası arkadaşınız.
Yorum Yok